SINIRLARIN ÖTESİNDE

Nasıl göründüğünün, neler söylendiğinin hatta nasıl koktuğunun önemli olduğu, eğlenceli bir hayatları vardı. Yavaş yavaş, hayatın içinde deneye yanıla el yordamıyla büyümüşler ve artık üniversiteli olmuşlardı. İkiside ortalama bir aileden geliyorlardı. Ankara da yolları kesişmişti. Ayrı bölümlerde olmalarına rağmen aynı kantini kullanıyorlardı. Bir süre sonra birbirlerini fark ettiler. Sonra ortak arkadaşları sayesinde tanıştılar. Arkadaşlıkları ilerledi.

Çocuk girişken, sıcak kanlı, samimi, esprili, okuldakiler tarafından tanınan popüler biriydi. Kız ise daha sade, kendi halinde, çevresi pek geniş olmayan ama 2 tane sağlam dostu olan biriydi. Kendisinin tam zıttı olmasına rağmen Ali Rıza’nın bu halleri onu cezbediyordu. Bir kere çok eğlenceliydi. Özellikle ilişkinin başlarında onun yanında çok özel hissediyordu. Gezmeler, espriler, çok ilginç yerlerde yemek yemeler vs. vaktin nasıl geçtiğini anlamıyordu. Hani o hepimizin unutamadığı güzel zamanlar işte...

  Fakat işin doğası gereği zamanla ilişkideki nabız düşmeye başladı. Çiftlerin birbirlerini keşifleri başlar ya,onlarınki de aynen böyle olmuştu. Ali Rıza kelimeleri çok güzel kullanırdı, herkese kendini sevdirebilirdi, sanki şeytan tüyü vardı. Tuğçe içinde değer veren erkek, konuştukları ile karşısındakini değerli hissettirebilmeliydi. Ali Rıza da laf cambazı olduğu için en iyi yaptığı işlerden biri buydu. O kadar güzel "canım" diyordu ki Tuğçe’nin ayaklarını yerden kesiyordu. Onbeş kişilik kızlı erkekli küçük bir grupları vardı. Onlarla vakti geçirmeyi seviyorlardı. Tuğçe yavaş yavaş birşeyin farkına varmaya başlamıştı: Ali Rıza’nın kendisini özel hissettirecek kelimeleri başkalarına da söylediğini duyuyordu. Aslında bunu daha öncede yapıyordu. Ali Rıza’da değişen birşey yoktu ama yeni bir ilişki olduğundan dolayı üslubu öyledir deyip, Tuğçe bu duruma pek takılmamıştı. Ta ki bunun sürekli olduğunu anlayana kadar…Durumun aslını anlayınca işin şekli biraz değişmeye başlamıştı. Artık onun bu yönünü daha net izliyordu. Garsona bile “patron” bize ne önerirsin diye soruyordu. Yan masadaki arkadaşını görüp ona “aşkım naber?” diye hitap edip, koyu sohbete dalıyordu. Yani insanı özel kılacak ve hissettirecek kelimeleri hiçbir ayrım yapmadan sınırsızca kullanıyordu. Herkese "mavi boncuk dağıtıyor" dedikleri bu olsa gerek diye düşündü. Oysa ki Ali Rıza bunun farkında değildi. “Ne var ki? Herkes ona hangi anlamda söylediğimi bilmiyor mu sanki canım” diye düşünüyordu. Onun gözünde sıradan bir “canısı” gibi duruyordu. Dolayısıyla Tuğçe neden bu kadar takılıyor bu konuya hiç anlamıyordu. Tuğçe’nin içine bir kurt düşmüştü artık. Bir zaman sonra bunu gözlemleriyle daha da iyi anlamıştı. Evet özel kelimeleri ve cümleleri hiçbir süzgeci olmadan herkese harcayıp duruyordu. Bu sözleri hak etmeyen insanlara da söylüyor olması doğru muydu? Tuğçe’nin onun için yaptıklarını arkadaşları Merve, Hatice, Ayşe de yapıyor muydu ki Ali Rıza’dan bu sözleri bu kadar rahat duyabiliyorlardı. Bütün bunlar kafasında dönüp dururken dedesinin sözünü hatırlamıştı…

“Dur durağı olmayan, kimseye kendisini özel hissettiremez.”

Hatta insan böyle yaptığında kendi değerini de düşürüyordu...

Bir insan düşünün ki evine herkes girip çıkabiliyor, herkes gecenin bir vakti arayabiliyor,tüm komşuları onunla ilgili tüm detaylara biliyor… Bir insan bu kadar ortadayken kim onu neden merak etsin ki? Pazarda bile bir mal herkesin ulaşabileceği seviyeye geldiğinde fiyatı çok düşmüyor mu?

 Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki;

“Sınırlar sınırların içindeki ilişki kalitesini arttırır.”

Dolayısıyla Ali Rıza sınır kapısı olmayan ülkeler gibiydi. Tuğçe de ona baktıkça ona benzemeye başladı. Fakat bu Tuğçe’ye iyi geldi. Çünkü Tuğçe de hiç kimseyi içeri sokmayan, insanlara vize verirken çok zorlayan ülkeler gibiydi. Boşuna yan yana gelmemişlerdi. Tuğçe artık giyim kuşamdan, söylenenden, kokulardan çok samimiyete, çalışma azmine, tebessümüne bakıyordu. İnsan sınırlarını kaybedince samimiyetini de kaybediyordu. İnsanları diğerlerinden ayıran, diğer insanlara fark attıran, hayatın içinde diğerlerinden çok daha iyi hissettirmesine sebep olan…Samimiyet... Etrafta çok az insanda kaldığı için unutulmaya yüz tutsa bile... Ali Rıza’nın onlarca tartışmadan sonra “Tuğçe haklı galiba. Ben hayatımdaki tüm golleri ‘mavi boncuklardan’ yiyorum” demesi de çok samimiydi. Yine öyle bir gün Tuğçe kendi kendini eleştiren Ali Rıza’ya üzüldü ve dedi ki kendi kendine “ Yazık! Yeter be kendine yüklendiği, ben bile ona bu kadarını yapmıyorum .’’ Fakat Ali Rıza’ya bir şey söylemedi.

 Anlamaya ve toparlanmaya çalışması Tuğçe’nin hoşuna gidiyordu.. Sadece toparlanmasındaki sürekliliğe not vermek istiyordu. 2 gün iyi olduğunda hemen ona karşı yumuşamak istemiyordu. Çünkü şunu öğrenmişti. İnsan hatalarını yavaş yavaş arttırır ve yavaş yavaş düzeltir. Dolayısıyla ilişkilerde yılların emeğini bir hata ile hiç etmemesi gerektiğini ve yılların tekrarlanan hatasını da bir tebessüm, iki güzel söz, bir üzüntü görüntüsü ile de affetmek istemiyordu. Doğrusu da buydu.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki ;

‘’Hatada da toparlanmada da sürekliliğe tepki verilir.’’


“Milyarlarca insan içinde, “bir” kişinin ne önemi olabilir ki?
Bunun cevabını o “bir” kişiye sorun!”
Yahya Hamurcu

Yorumlar

  1. İlişkileri çok güzel anlatmışssınız Etrafımız da çok gördüğümüz çiftler. Bir birine benzemeyen ama zamanla bir birine benzemeye başlamış. Biri diğerindeki doğru davranışı almış. "İnsan sevdiğine benzer" sözü ne kadar da doğruymuş.

    YanıtlaSil
  2. İlişkilerde sınırlar çok güzel anlatılmış, elinize sağlık

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

BEDELSİZ İSTEK KABUL OLUNMAYACAK DUA’DIR

“ANNECİĞİM BANA YARDIM ET”

BİR YÖN MESELESİ

DİSİPLİN BENDEN SORULUR !!!

HAYATTA HER ŞEY GEÇİCİDİR

SÜPER BABAANNE!

HIZLI VE HAZLI

KARIŞIK İKİZLER

İYİLİĞİN KARŞILIĞI BAŞKA NE OLABİLİRDİ Kİ?

KOCA BEBEKLER!